Anasayfa Site Haritası İletişim
 
Johann Sebastian Bach


“Gençlik günlerimden, Köthen’e kapellmeister oluncaya kadar başımdan geçenler malumunuz. Orada karşılaştığım, merhametli, müziksever ve müziği çok iyi bilen bir prens, hayatımı Köthen’de sürdürme konusunda beni düşünmeye sevk etti. Ekselanslarının, eğlence düşkünü ve sanattan çok fazla anlamayan Berenburg Prensesi ile yaptığı evlilik, prensi sanat ortamından uzaklaştırmaya başlayınca orada kalmanın güçleştiğini hissetmeye başladım. Tam bu sırada, Tanrıya şükür, Leipzig’deki müzik yöneticiliği ve Thomas Okulu’nun kantorluğu kadrosu boşaldı. Başlangıçta benim için, kapellmeisterlikten kantorluğa geçmenin uygun olmayacağını düşündüm ve bu yüzden kesin kararımı ancak üç ayda verebildim. Yeni görevin önemi bana anlatıldığında, aynı zamanda oğullarımın daha iyi tahsil göreceklerini göz önünde bulundurarak ikna oldum ve buradaki yöneticilerin cesaretlendirmesini takip eden imtihan neticesinde işime başladım.”

Johann Sebastian Bach, 28 Ekim 1730 günü çocukluk arkadaşı Georg Erdmann’a yazdığı mektubuna bu satırlarla başlıyordu. Yedi yılı aşkın bir süredir bulunduğu Leipzig’de bu satırları kaleme almasının başlıca nedeni, Thomas Okulu’ndaki kantorluk görevinin onun için gün geçtikçe dayanılmaz bir hale gelmesiydi. Bach, yakın bir arkadaşına yazmasına karşın, oldukça resmi bir üslupla kaleme aldığı uzun mektubunda Leipzig’de yaşadığı sıkıntıları şöyle sıralıyordu: “Buradaki işin önceden anlatıldığı kadar önemli olmaması, çalışmayı zorlaştırıcı pek çok sebep olması, Leipzig’in çok pahalı bir kent olması, buradaki idarecilerin tuhaf ve müzikle çok fazla alakadar olmaması sonucu, sürekli öfke, kıskançlık ve kontrol altında yaşadığım hissettirildiğinden, geleceğimi başka yerde aramanın vakti geldiğine inanıyorum. Eğer bana uygun göreceğiniz bir iş biliyorsanız veya duyduğunuzda beni haberdar ederseniz size minnettar kalacağım. Bu yardımınızın, benim Leipzig’de eksikliğini derinden hissettiğim pek çok şeyin zevke dönüşmesini sağlayacağını hayal ediyorum.”

Bach, Rus elçisi olarak Danzig’de görev yapan arkadaşı Georg Erdmann’dan gelecek cevabı beklerken, büyük olasılıkla Lüneburg’ta birlikte geçirdikleri okul günlerini yeniden hatırlıyordu. Bestecinin bu mektubuna nasıl bir cevap aldığına geçmeden, bizler de o güne dek süren yaşamına kısaca göz atalım.

1685 yılının 21 Mart günü, ünlü Wartburg Şatosunun eteklerinde kurulu bir kent olan Eisenach’ta dünyaya gelmişti. Alman halk öykülerinde önemli bir yer tutan “Usta Şarkıcılar Yarışması”nın yapıldığı Wartburg Şatosu, Martin Luther’in 1500’lü yılların başında İncil’i Almanca’ya çevirdiği yerdi. Bach’lar yüz yılı aşkın bir süredir, Kuzey Almanya’nın Thüringen bölgesindeki kentlerde “müzikçi” olarak görevliydiler. Yaşamlarını müzik sayesinde kazandıkları için “müzikçi” olarak adlandırılan o dönem müzisyenlerinin kendilerini, XIX. yüzyılda yeni bir kavram olarak ortaya çıkan “sanatçı müzisyen”den tümüyle farklı olarak, bir “zanaatkar” olarak gördüklerini hatırlatmakta fayda var. Müzikçiler belli başlı çalgıları çalmak ve besteler yapmak gibi temel müzik becerilerine sahiptiler. Bach’lar da dönemin diğer müzikçileri gibi, kiliselerde kantor (müzik yöneticisi ve eğitmen), orgcu, saray müzisyeni veya kent bandosunda borazancı olarak görev yapıyorlardı. Bir süre sonra, Thüringen bölgesinde müzikle uğraşan öyle çok Bach oldu ki, halk arasında müzikçi yerine “Bach” denmeye başlandı.

Böylesine müzikle dolu bir ailenin yeni doğan bu en küçük üyesinin de müzikle uğraşacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Ama 23 Mart günü yapılan vaftiz törenine katılanların hiç biri, vaftiz babalarının ön ismini alarak “Johann Sebastian” diye anılmaya başlayan bu bebeğin, gelecekte kendi aile adları söz konusu olduğunda akla gelen tek kişi olacağının farkında değildi.

Johann Sebastian ilk müzik eğitimini aile içindeki büyüklerden aldı. Babasından keman çalmayı öğrendi. Babasının kuzeni olan ve Eisenach’ın müzik yaşamında önemli bir rol oynayan Johann Christoph Bach’tan org hakkında temel bilgileri aldı. O dönemde kentteki orgun tamiriyle uğraşan Johann Christoph’un yanından hemen hiç ayrılmayan küçük Bach, bu devasa çalgıyı bir anlamda günlük oyuncaklarının arasına kattı. Çalgının montajında görev alan marangozların ve döküm ustalarının yanında her şeyi en ince ayrıntısına dek görme şansını yakaladı. Belki de bu yüzden ilk göz ağrısı org, tüm yaşamı boyunca en iyi çaldığı ve tüm yapım aşamasını en iyi denetleyebildiği çalgı oldu. Çalıştığı kentlerin hepsinde, civarda bulunan orgları denemesi için davetler aldı, bu konuda en yetkin kişi olarak kabul gördü. Bach dokuz yaşına geldiğinde annesini, çok kısa bir süre sonra da babasını kaybetti. Bu durumda, yakın bir kent olan Ohrdurf’ta orgcu olarak çalışan büyük ağabeyi Johann Christoph’un yanına sığınmaktan başka çare kalmamıştı. Johann Sebastian ve üç yaş büyük ağabeyi Johann Jacob, Ohrdurf’a giderek eğitimlerine burada devam etmeye başladılar. Bach burada gittiği okulda Latince, eski Yunanca, dilbilgisi ve aritmetik öğrendi. Ayrıca kilise kantoru tarafından yönetilen koroda şarkı söylüyor ve müzik bilgisini ilerletiyordu. 15 yaşına geldiğinde artık ağabeyine daha fazla yük olmamak için kentten ayrılmaya karar verdi. Zaten bir süredir öğretmeni Elias Herda, Bach’a ve en yakın arkadaşı Georg Erdmann’a Lüneburg’a gitmelerini öneriyordu. Kendi eğitimini aldığı bu kentteki St. Michael Kilisesi ve korosu, iki delikanlı için çok yerinde bir seçim olacaktı. Böylece Bach ve Erdmann, öğretmenlerinin sözüne uyarak 15 Mart 1700 günü Ohrdurf’tan ayrılarak Lüneburg’a doğru yola çıktılar.

Lüneburg’taki okul, genç soyluların eğitim gördüğü “Şövalye Okulu” ile aynı binada bulunuyordu. Sanat eğitimine özellikle önem verilen bu okulun derslerinden, Bach ve Erdmann da faydalandılar. Bach’ın bu okuldaki en büyük kazancı, İtalyan ve Fransız bestecilerin eserlerinin notalarını okulun kitaplığında bulabilmesiydi. Böylece Bach, tüm yaşamı boyunca en sevdiği öğrenme yöntemine bir kez daha başvuracak ve kitaplıktaki notaların büyük çoğunluğunu kopya ederek onlar üzerinde çalışacaktı. Bach 1702 yılının yaz aylarında, 17 yaşındayken, artık eğitim dönemini tamamlayıp, kendi ayakları üzerinde durması gerektiğine karar verdi. Bunun soncu olarak da ilk ciddi görevine 14 Ağustos 1703 günü Arnstadt’ta başladı. Görevi, kentteki kilisede orgculuktu. Aynı zamanda kiliseye bağlı okulun öğrencilerinin müzik eğitiminden sorumluydu. Böylece Bach tüm vaktini, çocukluğundan beri büyük bir heyecanla çaldığı, sesine büyük hayranlık duyduğu orga ayırabilecekti. Ancak org çalmasını daha da geliştirmek için aklında gerçekleştirmeyi planladığı bir gezi vardı: Yaşayan en büyük orgcu olarak kabul edilen ve o tarihlerde yetmiş yaşına yaklaşmış olan Dietrich Buxtehude’yi Lübeck kentinde ziyaret edip, onun org çalışını duymak istiyordu. Bach için kendinden öncekilerin neler yaptığı çok önemliydi. Yaptığı işin, nesiller boyunca diğer kuşaklara aktarılan bir birikim olduğunun bilincindeydi. Ustaların yanında çırak olarak çalışmadan, o seviyeye gelmek olanaksızdı. Öncesini bilip incelemeden, yeni ve farklı şeyler ortaya çıkarabilmek çok zordu.

1705 Kasım ayında Bach’ın Lübeck’e doğru yolculuğu başladı. Besteciyle ilgili hemen her kitapta, yaklaşık 350 kilometrelik bu yolu yaya olarak gittiği bilgisine rastlarız. Ancak artık belirli bir işi ve maaşı olan Bach’ın tümüyle beş parasız olduğunu düşünmek yanlış olur. Burada büyük olasılıkla anlatılmak istenen, kendine ait özel bir at arabası yerine, posta arabaları veya yolda rastladığı başka arabalar yardımıyla Lübeck’e ulaştığıdır. Bach, Buxtehude’den ve Lübeck’te duyduklarından öylesine etkilenmişti ki, Arnstadt’taki kilise yöneticilerinden aldığı iznin dört hafta olduğunu unutup bu kentte dört aya yakın bir süre kaldı. Gerçi yerine kuzeni Johann Ernst Bach’ı bıraktığı için görevini tümüyle aksatmış sayılmazdı. Ama yöneticiler genç orgcunun davranışını sorumsuzca buldular. Üstelik delikanlı Lübeck’ten döndükten sonra org çalmasında hissedilir bir değişme vardı. Ayin sırasında kiliseyi dolduranların kulaklarına gittikçe daha çok “yabancı ses” çarpmaya başlamıştı. Bu kabul edilemez bir şeydi. Durumun ciddiyeti 21 Şubat 1706 tarihli bir yazıyla genç orgcuya bildirildi. Oysa Bach, Buxtehude’den öğrendiği kromatik geçişleri kendi çalışına ustaca yansıtıyordu. Ama kilise müziğinde böylesi “yeniliklere” yer yoktu. Bach, yukarıda bir bölümünü okuduğumuz mektubu yazdığı günlerde, arkadaşı Georg Erdmann’ın vereceği cevabı beklerken büyük olasılıkla bunları düşünüyordu. Bach’ın Arnstadt’ta başlayan meslek yaşamı Mühlhausen ve Weimar’da devam etmiş, ardından Köthen’deki günler gelmişti. Leipzig yakınlarındaki bu küçük kentte, Prens Leopold’un emrinde saray orkestrasının yöneticisi olarak geçirdiği yıllar şimdi oldukça uzakta kalmıştı. İlk karısı Maria Barbara’nın ölümüyle bir süre yaşama küsmüş, ancak çocuklarının varlığıyla yeniden hayata ve işine sarılmıştı. İkinci eşi Anna Magdalena’yı da Köthen’de tanımıştı. Genç kadın güzel soprano sesiyle Prens Leopold’un sarayında şarkıcı olarak görevliydi. Çok iyi nota bilmesi ve düzgün bir el yazısı olduğu için, Bach’ın yapıtlarının pek çoğunu o temize çekiyordu.

Bach’ın Erdmann’dan beklediği cevabın gelip gelmediği konusunda bir bilgimiz yok. Ancak eğer gelmişse bile, Erdmann bestecinin istediği yönde, onu Leipzig’den kurtaracak yeni bir görev önerememiş olmalı. Aslında Bach’ın bu mektubu yazdığı günlerde, bestecinin Weimar yıllarından tanıdığı Johann Matthias Gesner, Thomas Okulu’na rektör olarak atanmıştı. Bu, Bach için büyük bir sevinç kaynağıydı. Aynı günlerde kent meclisi, artık iyice eskimiş olan binada esaslı bir tamire başlanması yönünde karar aldı. Böylece okul daha iyi eğitim mekanlarına sahip olacaktı.

Bu olumlu çalışma ortamı fazla devam etmedi. 1734 yılında Gesner’in yerine gelen yeni rektör Johann August Ernesti ile Bach’ın yıldızı bir türlü barışmadı. Yıllar içinde okuldaki her türlü sorun rektör ve kantor arasında tam bir çekişme konusuna dönüştü. Bach zaman zaman Saksonya kralına başvurarak onun vereceği unvanlarla okul yöneticilerine üstünlük sağlamak istedi. Bu nedenle, sonraki yıllarda Si minör Mes’e dönüşecek olan yapıtın “Kyrie” ve “Gloria” bölümlerini besteleyerek Saksonya Kralı II. Friedrich August’a gönderdi. İthaf yazısında bir anlamda Krala içini dökerek yardım istedi:
“Majesteleri, Size en son çalışmalarımdan birini, en hürmetkar duygularla affınıza sığınarak sunuyorum. Bunu kötü bir eser olarak görmeyip, dünyaca meşhur yüce gönlünüzle değerlendirmenizi ve koruyuculuğunuzu benden esirgememenizi diliyorum. Bir süredir Leipzig’deki iki önemli kilisede müzik yöneticiliği yapıyorum ancak burada, uzak durmaya çalıştığım halde, benim dışımda gelişen olaylar sonucu, görevlerimde bazı kısıtlamalar yapıldı.

Majestelerinin lütfuyla, sarayındaki bir görevin tevcihi, gerekli mercilere en iyi cevap olacaktır. Bu naçiz kulunuza büyük şeref bahşedecek mütevazı dilekler uygun görüldüğü takdirde, her zaman kilise ve çalgı müziği alanında tüm gayretimle Majestelerinin emrinde olacağımı haddim olmayarak belirtmek isterim.

Majestelerine sonsuz sadakatlarını sunan, sadık hizmetkarı

Johann Sebastian Bach”


Kralın bu satırlara cevabı olarak algılayabileceğimiz “Saray Orkestrası Bestecisi” unvanı ancak 1736 yılında Bach’a verildi. Bu unvan onun işinde ve konumunda bir değişikliğe neden olmamakla birlikte, bestecinin gözünde okul yöneticilerine karşı gerektiğinde kullanabileceği iyi bir kalkandı.

Bach yaşamının sonuna dek Leipzig’deki görevini sürdürdü. Tıpkı bundan önce çalıştığı kentlerde ve görevlerde olduğu gibi, kendinden istenilen müziği en iyi şekilde besteliyordu. Leipzig’deki ilk yıllarda kantatlar ilk sırayı alıyordu. Bunun nedeni Pazar ayinleri için yeni yapıtlar gerekmesiydi. Bir süre sonra kentteki çalgı topluluğu “Collegium Musicum”un yönetimini de üstlenince, tıpkı Köthen’de olduğu gibi konçertolar ve oda müziği yapıtları da bestelemeye başladı. Ancak besteledikleri, bazı çevreler tarafından fazlasıyla “eski moda” bulunmaya başlamıştı. Müzikte yaşanmakta olan değişim, kendine yepyeni bir çıkış noktası bulabilmek için eski olan her şeyi yıkmak zorundaydı. Kimse Thomas Kantoru’nun yüzyıllar ötesine ulaşacak kusursuz bir dünya oluşturduğunun farkında değildi. Kontrpuan tekniğinde ulaştığı doruk noktası bazıları için fazla karmaşık ve ağdalıydı. Müzikte bir tek melodinin ve çizginin öne çıkması, diğer partilerin ona eşlik etmesi gerekiyordu. 1737 tarihinde “Der Critische Musikus” adlı dergide çıkan bir yazıda isim verilmeden Bach’ın müziği eleştiriliyor ve tüm yaptıkları “boşa giden emek” olarak tanımlanıyordu. Yazının başında yer alan “ “klavye ve org çalması fevkalade olan sanatçı” ifadesi Bach’tan başkası için kullanılamazdı. Johann Adolph Scheibe tarafından kaleme alınan yazıdaki şu cümlenin ise Bach için kullanılmış olduğuna inanmak günümüzde oldukça güç: “ “Bu büyük insan eğer eserlerinde, yüce sanat adına, tantanalı ve karmaşık bir dil kullanmak yerine doğal olanı benimsese, güzelliği kendi sanatıyla gölgelemese, herkesin gurur kaynağı olabilirdi.”

1750 yılının 28 Temmuz günü, Thomas Kilisesi’nin yaşlı kantoru, daha mutlu ve huzurlu bir dünyaya göçtü. Yaşamında bitirdiği her notanın altına “ “Soli Deo Gloria” (Zafer Sadece Tanrınındır) sözcüklerini yazan Eisenach’lı bu basit müzikçi, yaşamı boyunca yarattıklarıyla, birkaç nesil sonraki müzisyenlerin gözünde Tanrısallaşacaktı. 20. yüzyılda onun için söylenen şu sözler, müzik tarihinin bu basit müzikçiye neler borçlu olduğunu çok iyi anlatıyor: “Tanrıya inanmayan müzisyene rastlayabilirsiniz ama Bach’a inanmayana asla.”

Kaynakça
Aydın Büke, Bach – Yaşamı ve Eserleri, Kabalcı Yayınevi, 2001



Kaynak: Aydın Büke, Andante Sayı: 2; Ara.-Oca. 03

 



© www.bacholoji.net 2004-2007
Sami Yenice